“Hayatta neden zevk alsam; ya kanun dışıdır, ya ahlak dışıdır ya da şişmanlatır.” Woody Allen
Dünya üzerinde bu sözü söyleyipte havada kaldığını göreceğiniz belkide nadir yerlerden biri Amsterdam.
Yasak kavramını yeniden tanımlamanız gerken bu şehirde, ilk günler afallayarak geçer. Çokta kendinizi kaptırmak istemessiniz, kalacağınız gün sınırlıdır ve döneceğiniz yer bellidir. Ama tadını çıkarmadan dönersende önümüzdeki 2-3 ay boyunca çekeceğin maddi zorluğa deymeyecektir. Tüm bu git-geller esnasında aslında herşeyi denemiş olarak döneceğinide bilirsin. Cebindeki parayı buna göre ayarlamak ise Harvard İktisat (ekonomide olabilir :) mezunlarına taş çıkaracak düzeyde beceri ister. Trenlerin beleş olarak kullanılabileceği (burdaki B planı, arada denk gelirse bilet kontrolu saf turist ayağına yatmak) bu yerde markette bira 2.30 Euro, su 2.00 Euro ve tuvalet 0.50 cent oldugu için bi yerden kazanırken bi yerden kaybetme durumuyla elindekini koyup geleceğin gerçeğiyle yüzleşirsin.
Para mevzuları bir yana, deli gibi müze görme çılgınlığıyla yanan turist alemi seni de içine çeker, meraktan sanat dehası kesilirsin. Gelmeden önce okuduğun bloglarda öne çıkan birkaç müzeyi görmek için kolları sıvarsın. Turistlerin bir saat önünde gözünü kırpmadan izlediği dünyaca ünlü ressamların portrelerine bakarken kendi tarihini sorgularsın. Van Gogh’u bizde biliyoruz, seviyoruz, adam deli, kulağını kesmiş, intihar etmiş psişik bir tip, ama millet öyle bir odaklanmışki sanki resmin içinde başka bişey gösteriliyor. Ne yalan söyliyim, müzeye gelmeden önce millet coffee shoplara uğramış, aşka geliyor her resimde diye düşündüm. İlk müzeyi onlara ayak uydurarak gezsende ikincisinde olay kopar ekip geyiğe sarar, entellektüel havamız yerle bir olur. Böyle diyorum ama Rembrantından tutta Rijkmuseum’una hatta Hermitage’a kadar hepsini gezdim. Her seferinde teorim giderek güçlensede coffee shop işine temkinli yaklaşmaktayım, yine bloglardan okuduğum kadarıyla millet yerle bir oluyormuş.
Pehhh, çekipte mi yazdın diyorum bu blogırlara. Alakası yok, içtiğin sana dert olmuyo, kafalar güzel, gayet neşeli relax bir ortam. Helede sigara kullanan biriysen herşey daha kolay. Herkes kendi dalgasında çekiyor ve kimse olay çıkarmıyor. O an Türkiyeyi hayal ediyorum, geyiğini yaptığımız bir an: Çekip çekip “Fatih/Nilgün gelecek buraya, getirin onu buraya konuşacam onla” diye anıran envayi çeşit türdaşımı arıyor gözlerim. Ama nafile, herkesin ayarı verilmiş, adap erkan bilir tavırlar.
İçeceğin türü (joint diye tabir ediliyor) seçip hazır sarılmış olarak alabiliyorsun veya kendinde sarabiliyosun. Yada yolda herhangi birine “abi şunu bana bi sarıver” desen 2 dakika içinde sarar eline verir. O derece ustalar. Seri üretim desem abartmış olmam.
En güzeli, kanallar Amsterdamda. Bu konuda bloglarda okuyupta beğendiğim tek benzetme “kuzeyin venediki”. Gerçekten heryer kanal ve kanalların üzerinde karadaki karavanlar misali bot tarzı evler var. Vergi vermemek için kimi insanlar bu evleri tercih etmiş, bence yerinde bir tercih omluş. Çok kullanışlı olan bu evlerde, kimse perde kullanmıyor nerdeyse.
Dehşet yoğunlukta bisiklet var, her yere bisiklet ile gidip geliyolar.Trafik hiç sıkışmıyor, hiç karışmıyor. Araba yolu gibi bisiklet yolu var. Karayolları güzel çalışmış. Hiçbir menhol kapağı asfalt hizasının üstünde veya altında değil, tam asfalt hizasında. Bize ne menhol kapağından demeyin, benim için hayranlık duyulacak derecede bir olay.
Herkes bisikletle çocuğunu okula bırakıyor, takım elbiseli adam, topluklu giymiş iş kadını bisikletle işine gidiyor. Bisiklet sayısı arabadan daha fazla. Tabi bundanda eksik kalmadık, denedik, ilk günler neden bütün yolları tabanvayla arşınladığımıza ise anlam veremedik. Şehir merkezinde tüm yollar belli merkezlere çıkıyor, çok rahat öğreniliyor, zaten her çeşit harita mevcut, gece takılacak mekanlar haritası, müzeler haritası, ulaşım haritası hepsinden her yerde var. O yüzden turlarla gezmek çok anlamsız zaten her yeri kendin istediğin sırada görüyosun.
Amsterdama gidipte Heineken içmeden dönmek olmaz dedik, Heineken’in fabrikasına gittik. Eski fabrikasını tamamen müze tarzında düzenleyen Heineken Amca güzel bir iş yapmış, sonunda iki bira hediyesi var. Fabrika içinde dizayn edilmiş bir barda yuvarlıyosun. Tabi şirin turist ayağına yatarak barmen amcayı kafalayıp ekstradan 3 bira daha aldığımızı burda söyleyerek kendimi rezil etmek istemezdim ama daha rezili var. Barmenden kafaladığımız biraları içmedik. Yanımıza yanaşan çocuklu çiftin yanında barmen amcayı kafalamaya çalıştığımız için, bize bira haklarını devretmeleri soucu onların biraları içtik. Barmen amcanın bize ekstradan 3 bira daha hazırladığını anladığımızda ona gözü tok turist muamelesi çekerek teşekkür ettik. Çünkü amacımız 3’er bira içmekti :)
Biralardan bahsetmişken Heineken her ne kadar popüler görünsede Amsterdamda, “Amstel Malt” adlı bira daha çok tüketiliyordu. Hem ucuzdu, hemde güzeldi. Hele bir mekanda içiyorsanız kesinlikle “amstel malt” istemelisiniz. Marketten 2.30 Euro’ya aldığınız Heineken mekanlarda 5.5 Euro’dan başlıyor.
Bunun dışında Amsterdam’da aslında hiçte popüler olmayan diğer ülkelerden giden insanların popülermiş gibi bahsettiği Red Light District var. Çoğu yaşlı buruşmuş teyzeler, camekandan bir takım hareketlerde bulunuyor. Burda asıl ilginç olan sokağın ortasındaki soyunma kabini gibi çevrili alt kısmı ve üst kısmı tamamen açık pisuvar şeklindeki tuvaletlerdi bence. Adam bildiğin sokağın ortasında işiyor.
Ayrıca diğer avrupa şehirlerinde hakim olan genel yargı; “sokaklar çok temiz, bal dök yala” olayıda yalandı. Heryer izmarit kaynıyodu. Hele bit pazarı denilen bizim burdaki çarşamba pazarı tadındaki yerlerde ise pisliğin ve kokunun envayi çeşidi vardı. Ama buralar daha ucuzdu, neticede kokular bir süre sonra çekilir oldu.
Ve Amsterdamda çok fazla Türkle rastlaştık. Çoğuda Amsterdamda yaşıyor veya öğrenci. Dünya Türk Olsuncuların işe Amsterdamdan başladığını düşünerek şüphelenmedim değil. Ama konuştukça anladım çoğu daha iyi şartlarda yaşamak için Türkiyeden kaçmış.
Yemek-İçmek çok pahalıydı, o yüzden gidenlerin sabah kahvaltısı olan bir oteli tercih edip, kahvaltıdan takviye bir takım besinlerle öğleni geçirmelerini tavsiye ederim. Ayrıca merkezde olan bir otelde kalmak için yırtınmayın, kenar mahalle otelleri hem daha konforlu hemde etrafında marketler olduğu için daha kullanışlı oluyor.Otel için; booking.com
Gece hayatı bizim burdaki gibi, aynı şarkılarla millet birbirine yazıyor. Yaş ortalaması bize göre biraz daha genç. Ve güzel olan yanı, gece coffee shoplar açık.

Meşhur hollanda ineği olayının ise figürleri kalmıştı sağda solda. Peynir çeşitleri fena değildi. Ama peynirlerde ağır bir mandıra kokusu var. Birde şehrin içinde nefes alacak çok fazla alan vardı. Her semtte nerdeyse bir park var, bu olayı sevdim.
Binalara değinmeden bu yazıyı bitirmek istemem. Çok dar nerdeyse bir kişinin geçebileceği merdivenleri olan evler var. Odalar küçücük, hep yerden tasarruf edilmek istenmiş. Bunu günümüz için emlak vergilerinin yüksek olmasına bağlıyorum. Eskiden nasıldı bilmiyorum. Bizim gibi harçtan değil metrekareden çalmışlar. Şirin ama uzun vadede yaşamak için bana göre değil, insana daral gelir.
Evet, bu yazımda Amsterdam ile ilgili bloglarda yazan klişeleri alt üst etmek istedim. Gidecek olanlar benim yazdıklarımıda okusun, aynı parayla daha fazla verim almazlarsa gelsinler üstünü ben karşılarım. Şaka şaka bana ne yaee… Haaa bende para bok, senin gibi 3’ün 5’in hesabını yapmam, gezer,tozar, eğlenirim diyosan; sanada helal olsun be…. ne diyim….
* Evet, kaptan benim, gemiye kadın aldım, begenemedin mi?