Esquire Theme by Matthew Buchanan
Social icons by Tim van Damme

29

Dec

Şunu ifade etmek isterim ki…

İfade etmek. Kendini doğru ifade etmek büyük meziyet. Niye?

Çünkü etrafımız kendini ifade edemeyen insanlarla dolu. Koskoca mevkilere gelmiş koscoca adamlara bakıyorum, kartında bilmem ne A.Ş.’nin bilmem ne Direktörü yazıyo ama gel gelelim ki iki kelimeyi bir araya getirip de derdini anlatamıyor.

Otobüste, dolmuşta insanlara bakıyorum suratları ifadesiz. Ne üzgün ne mutlu ne endişeli. Evde konuşmuyorlar, işte konuşmuyorlar hele sokakta hiç konuşmuyorlar.

             

Emniyette ifade vermek var bide, onda da zaten genelde senin olmayan ifadelerin altına imza attırılırsın. Burda da diğerlerinin aksine kendini ifade etme şansı verilmez sana.

İlk kendimi  net ifadem: sokakta, “ifade özgürlüğü” için bağırdığım andı. Yıllar var ki hala bağırırım bunun için. Ama hala kendimi iyi ifade edebilemiyorum.

İnsan kendini en iyi anadilinde ifade edebiliyordu. Yaşanarak tecrübe edilmişti. Herkesin kendini anadilinde ifade etmesini istediğim dönemlerde yine mecburi mekanımız, sokakta ifade etmiştim kendimi. Meskun mahallerimizden sokaklar ve alanlar vardı ifade çığlıklarıyla dolu. Sanki gece sessizliğinde,fısıldaşarak ifade ederlerdi kendilerini.

Bazı ifade kanıtları yakılarak bazıları yasaklanarak bazılarına erişim engellenerek izole edildi hayatımızdan. İfadelerimizi aradık her mecrada yılmadan.

     

İlk önceleri çok konuşanların kendini çok daha iyi ifade ettiğini düşünürdüm. Çok konuşanların bazende boş konuştuklarını bi’ zaman sonra anladım. Atalarımız ne demişti “2 dinle 1 söyle” 2>1 dolayısıyla dinlemek daha çok olmalıydı. 2 dinle ama o 1’i de her seferinde pas geçme diyen olmamıştı. Hep 2 dinledik, mesele 2’miydi? Ya hep susan ya da boş konuşandık.

İnsan, kendini ifade etsinde nasıl ederse etsin dediğmiz dönemler geldi. Susma susutukça sıra sana gelecekti. Kimilerine göre işler çığrından çıktı, artık ağzı olan konuşuyordu. Bu zamanlarda da aralardan tiz ve bas sesler ayıklandı yine aynı tınıya getirildi tüm sesler.

İnsanlar kendini ifade etmenin tadına varınca, herşeyi ifade etmek istediler. Söylenmemesi gereken şeyler söylendi, kalpler dağlandı.
İfade özgürlüğü bi’ beden büyük geldi kimi zaman.
İçi boşaltıldı, yavan geldi kimi zaman.

İyi ifade edemediğimi düşündüğüm zamanlarda hep lafı uzattım, insanlar sıkıldı. Başka bir yolu olmalı dedim? Az ve öz konuşayım dedim. Bu seferde doğru kelimeleri seçemedim. Kaderimde kendini iyi ifade edememek varmış diyip arabeske vurduğum da oldu.
Beğendiğim ifadeleri sahiplendim. Ama ondan da sıkıldım. Kendi ifadelerimin peşindeyim. O kadar dert ettim ki kendimi ifade edebilme işini, ifadenin kazanılıp-kaybedilen bir şey olduğunu, hayatımda aldığım en ağır eleştiride fark ettim:  “ifadeni kaybetmişsin”.

Hep uçlarda aradık kendimizi doğru ifade etmeyi.
Ya çok konuştuk ya hiç konuşmadık.
Yeri geldiğinde susmak yerine bağırmayı seçtik.
Bağırmak yerine pusmayı.

Zaman zaman doruklara çıkar bu “ifade” isyanım. Biliyorum, bizim kendimizi ifade etmemiz, birey olmamız istenmiyor. Ama ben ifade edebildiğim kadar insan hissediyorum. Çünkü bizi diğer hayvanlardan ayıran temel özelliğimiz kendimizi ifade edebilmemiz.
Lütfen böyle geçsin kayıtlara.

28

Sep

…. çünkü olması gereken olmadı.

Havaalanlarında güvenlik kontrollerinde ve bilumum aramalarda seyahat ediyomuş gibi değilde, işlemden geçiyomuş hissine kapılıyorum. Bir paket gibi bir yerden bir yere nakil ediliyomuşum gibi. Üzerinde gideceği adresin etiketi basılı olan bir koli gibi.

Aslında dinamik durumdayken, durdurularak yapılan -statiğe düşürülen- tüm arama ve kontrollerde aynı hisse kapılıyorum. Bu yüzdendir çoğu kez suçsuz konumdayken suçlu konuma düşmeyi yani durmamayı istiyorum, seçiyorum. Bundan sonra gelecek tüm suçlamaların, ön yargıların hatta hayal kırıklıklarının bir karşılığının olacak olması sevindirici, çünkü olması gereken olmadı. Ben durmadım. Gazladım.

                                    

20

Sep

“banyoda traş bıçakları var. içebileceğim iyot var. yutabileceğim uyku hapları var. seçim meselesi. yaşa ya da öl.
aldığımız her nefes bir seçim.
geçen her dakika bir seçim.
olmak ya da olmamak.
kendinizi merdivenden atmadığınız her an bir seçimdir. arabanızı duvara çarpmadığınız her an hayata yeniden başlıyorsunuz.”

Gösteri Peygamberi
Orjinal isim: Survivor
Chuck Palahniuk
Ayrıntı Yayınları/Yeraltı Edebiyatı Dizisi

12

Sep

Kaptanın* Seyir Defterinden ‘Amsterdam’

“Hayatta neden zevk alsam; ya kanun dışıdır, ya ahlak dışıdır ya da şişmanlatır.” Woody Allen

Dünya üzerinde bu sözü söyleyipte havada kaldığını göreceğiniz belkide nadir yerlerden biri Amsterdam.

Yasak kavramını yeniden tanımlamanız gerken bu şehirde, ilk günler afallayarak geçer. Çokta kendinizi kaptırmak istemessiniz, kalacağınız gün sınırlıdır ve döneceğiniz yer bellidir. Ama tadını çıkarmadan dönersende önümüzdeki 2-3 ay boyunca çekeceğin maddi zorluğa deymeyecektir. Tüm bu git-geller esnasında aslında herşeyi denemiş olarak döneceğinide bilirsin. Cebindeki parayı buna göre ayarlamak ise Harvard İktisat (ekonomide olabilir :) mezunlarına taş çıkaracak düzeyde beceri ister. Trenlerin beleş olarak kullanılabileceği (burdaki B planı, arada denk gelirse bilet kontrolu saf turist ayağına yatmak) bu yerde markette bira 2.30 Euro, su 2.00 Euro ve tuvalet 0.50 cent oldugu için bi yerden kazanırken bi yerden kaybetme durumuyla elindekini koyup geleceğin gerçeğiyle yüzleşirsin.

Para mevzuları bir yana, deli gibi müze görme çılgınlığıyla yanan turist alemi seni de içine çeker, meraktan sanat dehası kesilirsin. Gelmeden önce okuduğun bloglarda öne çıkan birkaç müzeyi görmek için kolları sıvarsın. Turistlerin bir saat önünde gözünü kırpmadan izlediği dünyaca ünlü ressamların portrelerine bakarken kendi tarihini sorgularsın. Van Gogh’u bizde biliyoruz, seviyoruz, adam deli, kulağını kesmiş, intihar etmiş psişik bir tip, ama millet öyle bir odaklanmışki sanki resmin içinde başka bişey gösteriliyor. Ne yalan söyliyim, müzeye gelmeden önce millet coffee shoplara uğramış, aşka geliyor her resimde diye düşündüm. İlk müzeyi onlara ayak uydurarak gezsende ikincisinde olay kopar ekip geyiğe sarar, entellektüel havamız yerle bir olur. Böyle diyorum ama Rembrantından tutta Rijkmuseum’una hatta Hermitage’a kadar hepsini gezdim. Her seferinde teorim giderek güçlensede coffee shop işine temkinli yaklaşmaktayım, yine bloglardan okuduğum kadarıyla millet yerle bir oluyormuş.

Pehhh, çekipte mi yazdın diyorum bu blogırlara. Alakası yok, içtiğin sana dert olmuyo, kafalar güzel, gayet neşeli relax bir ortam. Helede sigara kullanan biriysen herşey daha kolay. Herkes kendi dalgasında çekiyor ve kimse olay çıkarmıyor. O an Türkiyeyi hayal ediyorum, geyiğini yaptığımız bir an: Çekip çekip “Fatih/Nilgün gelecek buraya, getirin onu buraya konuşacam onla” diye anıran envayi çeşit türdaşımı arıyor gözlerim. Ama nafile, herkesin ayarı verilmiş, adap erkan bilir tavırlar.

İçeceğin türü (joint diye tabir ediliyor) seçip hazır sarılmış olarak alabiliyorsun veya kendinde sarabiliyosun. Yada yolda herhangi birine “abi şunu bana bi sarıver” desen 2 dakika içinde sarar eline verir. O derece ustalar. Seri üretim desem abartmış olmam.

En güzeli, kanallar Amsterdamda. Bu konuda bloglarda okuyupta beğendiğim tek benzetme “kuzeyin venediki”. Gerçekten heryer kanal ve kanalların üzerinde karadaki karavanlar misali bot tarzı evler var. Vergi vermemek için kimi insanlar bu evleri tercih etmiş, bence yerinde bir tercih omluş. Çok kullanışlı olan bu evlerde, kimse perde kullanmıyor nerdeyse.

Dehşet yoğunlukta bisiklet var, her yere bisiklet ile gidip geliyolar.Trafik hiç sıkışmıyor, hiç karışmıyor. Araba yolu gibi bisiklet yolu var. Karayolları güzel çalışmış. Hiçbir menhol kapağı asfalt hizasının üstünde veya altında değil, tam asfalt hizasında. Bize ne menhol kapağından demeyin, benim için hayranlık duyulacak derecede bir olay.

Herkes bisikletle çocuğunu okula bırakıyor, takım elbiseli adam, topluklu giymiş iş kadını bisikletle işine gidiyor. Bisiklet sayısı arabadan daha fazla. Tabi bundanda eksik kalmadık, denedik, ilk günler neden bütün yolları tabanvayla arşınladığımıza ise anlam veremedik. Şehir merkezinde tüm yollar belli merkezlere çıkıyor, çok rahat öğreniliyor, zaten her çeşit harita mevcut, gece takılacak mekanlar haritası, müzeler haritası, ulaşım haritası hepsinden her yerde var. O yüzden turlarla gezmek çok anlamsız zaten her yeri kendin istediğin sırada görüyosun.

Amsterdama gidipte Heineken içmeden dönmek olmaz dedik, Heineken’in fabrikasına gittik. Eski fabrikasını tamamen müze tarzında düzenleyen Heineken Amca güzel bir iş yapmış, sonunda iki bira hediyesi var. Fabrika içinde dizayn edilmiş bir barda yuvarlıyosun. Tabi şirin turist ayağına yatarak barmen amcayı kafalayıp ekstradan 3 bira daha aldığımızı burda söyleyerek kendimi rezil etmek istemezdim ama daha rezili var. Barmenden kafaladığımız biraları içmedik. Yanımıza yanaşan çocuklu çiftin yanında barmen amcayı kafalamaya çalıştığımız için, bize bira haklarını devretmeleri soucu onların biraları içtik. Barmen amcanın bize ekstradan 3 bira daha hazırladığını anladığımızda ona gözü tok turist muamelesi çekerek teşekkür ettik. Çünkü amacımız 3’er bira içmekti :)

Biralardan bahsetmişken Heineken her ne kadar popüler görünsede Amsterdamda, “Amstel Malt” adlı bira daha çok tüketiliyordu. Hem ucuzdu, hemde güzeldi. Hele bir mekanda içiyorsanız kesinlikle “amstel malt” istemelisiniz. Marketten 2.30 Euro’ya aldığınız Heineken mekanlarda 5.5 Euro’dan başlıyor.

Bunun dışında Amsterdam’da aslında hiçte popüler olmayan diğer ülkelerden giden insanların popülermiş gibi bahsettiği Red Light District var. Çoğu yaşlı buruşmuş teyzeler, camekandan bir takım hareketlerde bulunuyor. Burda asıl ilginç olan sokağın ortasındaki soyunma kabini gibi çevrili alt kısmı ve üst kısmı tamamen açık pisuvar şeklindeki tuvaletlerdi bence. Adam bildiğin sokağın ortasında işiyor.

Ayrıca diğer avrupa şehirlerinde hakim olan genel yargı; “sokaklar çok temiz, bal dök yala” olayıda yalandı. Heryer izmarit kaynıyodu. Hele bit pazarı denilen bizim burdaki çarşamba pazarı tadındaki yerlerde ise pisliğin ve kokunun envayi çeşidi vardı. Ama buralar daha ucuzdu, neticede kokular bir süre sonra çekilir oldu.

Ve Amsterdamda çok fazla Türkle rastlaştık. Çoğuda Amsterdamda yaşıyor veya öğrenci. Dünya Türk Olsuncuların işe Amsterdamdan başladığını düşünerek şüphelenmedim değil. Ama konuştukça anladım çoğu daha iyi şartlarda yaşamak için  Türkiyeden kaçmış.

Yemek-İçmek çok pahalıydı, o yüzden gidenlerin sabah kahvaltısı olan bir oteli tercih edip, kahvaltıdan takviye bir takım besinlerle öğleni geçirmelerini tavsiye ederim. Ayrıca merkezde olan bir otelde kalmak için yırtınmayın, kenar mahalle otelleri hem daha konforlu hemde etrafında marketler olduğu için daha kullanışlı oluyor.Otel için;  booking.com

Gece hayatı bizim burdaki gibi, aynı şarkılarla millet birbirine yazıyor. Yaş ortalaması bize göre biraz daha genç. Ve güzel olan yanı, gece coffee shoplar açık.

Meşhur hollanda ineği olayının ise figürleri kalmıştı sağda solda. Peynir çeşitleri fena değildi. Ama peynirlerde ağır bir mandıra kokusu var. Birde şehrin içinde nefes alacak çok fazla alan vardı. Her semtte nerdeyse bir park var, bu olayı sevdim.

Binalara değinmeden bu yazıyı bitirmek istemem. Çok dar nerdeyse bir kişinin geçebileceği merdivenleri olan evler var. Odalar küçücük, hep yerden tasarruf edilmek istenmiş. Bunu günümüz için emlak vergilerinin yüksek olmasına bağlıyorum. Eskiden nasıldı bilmiyorum. Bizim gibi harçtan değil metrekareden çalmışlar. Şirin ama uzun vadede yaşamak için bana göre değil, insana daral gelir.

Evet, bu yazımda Amsterdam ile ilgili bloglarda yazan klişeleri alt üst etmek istedim. Gidecek olanlar benim yazdıklarımıda okusun, aynı parayla daha fazla verim almazlarsa gelsinler üstünü ben karşılarım. Şaka şaka bana ne yaee… Haaa bende para bok, senin gibi 3’ün 5’in hesabını yapmam, gezer,tozar, eğlenirim diyosan; sanada helal olsun be…. ne diyim….

* Evet, kaptan benim, gemiye kadın aldım, begenemedin mi?

05

Sep

Evet! Barış!

Evet! Barış!

09

Aug

kaybedilen otoritenin, dayanılmaz ağırlığının, hazmedilemez hali

Küçükken senin herşeyi ağlayarak istediğin, ebeveynin (gelende bu annedir) bir göz hareketiyle tırsıp sindiğin dönemlerde içinde biriktirdiğin herşeyin patladığı gerçek zamanlar hiç de umduğun gibi değil. Herkes gibi hazırlıksız yakalandın.

                                   

Bir gezmeye gidildiğinde yada eve misafir geldiğinde, yapmaman gereken şeyleri yaptığında istersen evin öbür ucunda ol yinede seni bulup duvarları delip geçen o bakışlarla karşılaştığında aniden durulurdun. Yada işi iyice yüzsüzlüğe vurup ağlamaya başlardın. Aslında ağlayarak, hafif şiddette geçirebileceğin bu sarsıntıyı bir depreme dönüştürdüğünün farkında bile olmazdın. Bu uzaktan kumanda niteliğindeki ebeveyn bakışları, ki genelde bu çatık kaş şeklinde tezahür eder, seni yatay ve dikey frekans ayarları yapılmış bir uydu gibi yörüngeye sokardı. Bu zamanlarda hep kendine sığınacak bir liman aradın, kimi zaman oyuncaklarla kimi zaman kardeşinle kimi zamanda evdeki gizli köşende buldun kendini.

Ama aradan yıllar geçer, gel zaman git zaman artık ebeveynin o delici ve vurucu bakışları seni uzaktan kontrol edemez hale gelir. Aslında önceden beklenen bu değişikliği ilk olarak ebeveynler fark eder. Çeşitli önlemler alınmaya çalışılmış olsada artık kararlarını kendin aldığın ve yeterince hayatının içinde olamadıkları için otoriteyi kaybetmiş hissederler.

İlk darbeyi ergenlik döneminde yiyen ebeveyn ikinci darbeyi çocuğun üniversiteyi kazanıp gitmesiyle yiyecektir. Malum sona yaklaşırken elinden bişey gelmeyeceğini bile bile son çırpınışlarına devam eder. Üstüste iki seçim kaybetmiş olan ebeveyn eski gücünü yeniden kazanmak için entrika ve hırs yüklü oyunlarını hayata geçirmeye başlar. Çünkü kaybı tahmin ettiğinden de büyüktür.

Dengeler ters yüz olmuştur. Artık çocuğun istediği şeyi ağlayarak elde etme dönemi kapanmış ebeveynin ağlayarak, tribe girerek ve bilumum duygu sömürü yöntemlerini kullanarak seni zora soktuğu yeni bir dönem başlamıştır. “Ben öleyimde kurtulun benden”, “seni doğuracağıma taş doğursaydım” (içlerinde en eğlencelisi budur,gerçekten taş doğursaydı adı ne olurdu diye hayal eder gülersin), “ben mi senin annenim sen mi benim?”,”beni sevseydin böyle olurmuydu”, “sana o kadar emek verdim karşılığı bu muydu” vb metaforları duymak olağan hale gelmiştir.Otorite kurmanın her zaman metazoruyla olmadığı ise bu dönemlerden çıkarılacak en önemli derstir.

Artık yeni dönemde avutmak sana düşmektedir. Alttan alırsın, hatta bazen ebeveyninin otoritesine saygı duyduğunu gösterip eski günlerdeki gibi hissetmesini sağlarsın. Aslında bu bir zaman tanıma tutumudur, kontrolü kaybettiğini hazmetmesi için ebeveynin.

İktidar, güç, otorite ve hegemonya bünyeye girdimi kolay kolay temizlenemeyen zehirlerdir. Hatta bazı bünyelerde kalıcı hasarlara yol açtığı bilinmektedir, oturduğu koltuktan kalkmayan bireyin kıçının düzleşmesi gibi. En küçük toplum birimi yani en basit sömürü düzeni-aile içerisinde cereyan eden bu olaylardan yola çıkarak kapitalizmi sorgulamak ve içinden çıkamamak ise sana düşen paydır. Zehirlenmemek için meşhur “Ne yapmalı?” sorusunu sende sorarsın kendine.

Kapitalizm sadece kredi kartı borcunu öderken yada emeğinin karşılığını alamayan insan yığınlarını gördüğünde değil, herhangi bişey üzerinde otorite kurmaya çalışan her bireyde gelir aklına.Okulda hocaya işyerinde patrona ilişkilerinde iktidar kurmak isteyen herkese isyan edeceğin için “uyumsuz” ilan edilirsin. İnsanın negatif sıfatları kendine yakıştırabileceğini hiç ummazken, uyumsuzluğu bulduğun için sevinirsin; nihayetinde “kendininizi kısaca tanımlar mısınız?” sorusunun cevabı hazırdır. Uyumsuzluk başına çok işler açacaktır.Uyumsuz olduğun için dışlanmayı ve yanlızlığıda göze almalısın. Bu; her zaman farklı olma arayışındaki bir ergenin yaşadıklarından daha farklı, her zaman farklı olduğun için yargılandığın gerçek bir dünyayı göze almak demek.

İktidarın aslında herkesin içinde keşfedilmeyi bekleyen gizli bir silah olduğunu en çok yakın çevrende test edebilmen ise sana özel bir durum olmaktan çok sürecin olağan yansımalarından ibaret. Bu durumla eğlenmeyi bilirsen ne ala yoksa hayal kırıklıkları kapında.

Gelecekte iktidar,güç,otorite vb uzak durmak için işini değiştirebilirsin, biyerlere üye olabilirsin, mitinglere katılabilirsin, arkadaşlarını seçebilirsin, “çatık kaşla kontrol altında tutma” yöntemini kendi çocuğuna uygulamayabilirsin de ama kendine has yeni kontrol yöntemleri geliştirmeyeceğinin garantisini verebilir misin?

28

Jun

“Usta” olmak kolay iş değil.

Eve tadilat için gelen bir Ustanın gerçekten “usta” olduğunu giriş cümlesinden anlarsınız. Tadilat yapılacak yeri gösterdiğinizde kendinden önceki ustanın işçiliğini asla begenmez; “Biz bu işi böyle yapsaydık bizi buralarda barındırmazlardı” şeklinde içeriği ve ses tonuyla özgüven dolu cümleler sıralar ardı ardına. Öyle bir içi dolu, alt yapısı önceden düşünülmüş sağlam temeller üzerinden eleştirir ki “adam haklı galiba” noktasına gelirsiniz.

Tabi bu işin teknik kısmı, ardından hemşeri muhabbeti başlar. Eğer uzak diyarların insanıysak hemen B planına geçilir ve aynı sınıftan olduğumuzu ima eden bir takım cümleler sıralanır. Burda alt metinde verilen mesaj “seni kazıklamak aklımın ucundan bile geçmiyor” şeklindedir. Neticede tadilat işi artık ustanındır. Sizde kendinizi şanslı hissedersiniz, az parayla kaliteli iş yaptıracağınızı düşünür, sevinirsiniz.

Ustalık burda bitmez, işin başında çıkarılan fiyata eklenmeyen ve iş esanasında çıkacak bilumum extralar sizi beklemektedir. Extralar hakikaten ustayı “Extraya” gitmiş gibi ihya edebilir. Eğer olaya zamanında müdahele edilmesse, extra çıkan işlerin maliyeti ana işin maliyetini geçebilir. Bir süre sonra üstünüze başınıza sinmiş çimento ve harç kokuları artık sizi rahatsız etmez. Geriye dönüp baktığınızda 10 gündür hergün inşaatta yatıyormuş hissi içinize işlemiş, ustanın işin başında iddaa ettiği (ustanın gözüyle tabiki) aynı sınıftan olma durumu çoktan gerçekleşmiştir. Ustayla birlikte çay sigara muhabbeti ise kaçınılmaz hobilerinizden biri olmuştur.

Ustaların bir diğer ortak özelliği ise akşamcı olmalarıdır. Akşam 6’da işi bırakıp, demlenmeye gider ve inanılmaz bir şekilde sabah 9’da yine kapıdadır, asla sektirmez. Şaşkınlıkla izlersiniz günlerce onu. Kendini hayal edersin onun yerinde, merhamet tomurcukları düşer yüreğine. Zamanla olayın ayrımına varmak çok da zor olmaz.

“Usta” yine ustalığını konuşturmuştur. İşin biteceği günü bekler, bu yaşam formunun size kattıklarıyla övünür, tüm olumsuzlukların suyunu sıkıp küçük bir kazanım elde etmeye çalışırsınız. An gelir derinlere dalar, alanlarda az mı bağırdım emeğin, senin, benim ve hepimiz için diye düşünür, içinden mırıldanırsın. Sonra araya iç ses karışır her mesleğin iyisi kötüsü var diye. İç ses bir avuntudur aslında da itiraf edemez, ne sana ne kendine bu durumu. Velhasıl kelam “Usta” olmak kolay iş değildir.

11

Jun

YIL 1980 KİTAPLAR TOPLATILIYOR/YAKILIYOR YIL 2010 İNTERNET KARARTILIYOR

“kendini ezik hissedenlerin sponsorsuz, reklamsız olağan festivali”

Dünya kupası maçları başladığında ayrı bir sıcaklık yayılır etrafa. yaklaşık 1998 yılından beri bilincinde olarak takip etmeye çalıştığım dünya kupası, nedense etrafındakilerle birlikte bişeyler yapma heyecanı ve paylaşımı içinde barındırdığı için bayramlardan daha güzeldir gözümde.

2000’li yıllarda üniversitede yaz aylarına denk gelen kupa zamanları ise paha biçilmez değerdedir. Yaz okulu, staj vb formalitelerden dolayı tatile çıkamayan bizlerin, yaşıtlarımızın sahillerde fink attığı, eğlencenin dibine vurduğu o günlerde tek eğlencesi dünya kupası maçlarıydı. Her akşam birinin evine, sözleşmeden kiminin bira, kiminin çerez kiminin cips alarak çat kapı çıka geldiği ılık yaz akşamlarını hatırlıyorum. Hele maçtan sonra yapılan yorumlar…. muhabbetin ertesi güne sarkmasından doğan klişeleşmiş espriler, bunca yıl sonra hala birkaçımız dilinde pelesenk halinde… Dediğim gibi dilde güzel, yazılınca komik olmuyor.

37 akran TV’lerde içine girerek nerdeyse birbrimizin üstüne oturarak izlediğimiz maçlarda, heyecanlı bir pozisyonda birbrimize yaptığımız anlamsız hareketlerin bugünki karşılığı ise “çok güzel hareketler bunlar” olarak literatürde yerini aldı bile. Şimdi herbirimiz efendi tipler olduk ya, hatırlayınca utananlar bile vardır aramızda. Maçtan sonra yeterince bira kalmadığında en çok içen kişinin markete gönderilmesi vardır birde. O yüzden yeni bira açarken çaktırmassın kimseye, usul usul pıslatmadan açarsın kapağı gözlerden uzak bir köşede.

Dünya kupası maçlarının olduğu yaz, heyecan ve coşkunun yanında bir de hüzün çöker bana. Bir nevi parasızların yaz eğlencesidir, tatile çıkamayan öğrencinin tek sosyalliğidir. Ezilmişlerin bayramıdır desem çok abartmış olurum, “kendini ezik hissedenlerin sponsorsuz, reklamsız olağan festivali” oldu galiba. Bu festival, toplumdaki yaş farkınının, cinsiyet fakının, sınıf farkının gözetilmediği 90 dakikalar toplamıdır. Hayatta uzatmaların kıymetinin daha çok anlaşıldığı anlardır. Yoldan geçerken herhangi bir kahvede maç izleyen kitlenin arasına katılırsın, kimse garipsemez, kahveci çocuk çay bile getirir. Şaşırıp kalırsın bu hoşgörülü haline şehrin.

Türkiye’nin kupada oynadığı zamanlarda ise işin içine milliyetçilik hastalığı karışır. Bu hastalık kroniktir bilirsin, üzerine düşünür, birtakım yargılara varırsın, işin içinden çıkamassın. Neşenide çok kaçırmassın. Yaşadığım şehirdeki insanları sevdiğim nadir zamanlardır bu yazlar. Ve 4 yılda bir bu hisse kapılırım.

09

Jun

benim neyim eksik…

Büyük bir çoğunluk gibi “Benim neyim eksik!” diyerek başlıyorum, blog yazarlığına.

Düzenli olarak bir blog takipçisi olmama ve bu sayfanında çığır açacak düzeyde takip edilmeyeceğine emin olmama rağmen içimdeki yüzde 1’lik meşhur olma isteğinin önüne geçemiyorum. Başlarken kendime koyduğum ilk kural ise aklımdan geçen aldı verdiler ve yaşadığım tüm  içsel/dışsal çelişkileri dürüstçe yazmak…